• DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • BIST
Editör Editör
Editör  Editör
editor@afyonhisargazetesi.com
YAZMAYA NE ZAMAN BAŞLADIK?
  • 0
  • 219
  • 25 Aralık 2020 Cuma
  • +
  • -

 

Konuşma insana özel ilk medyaydı ve 150.000 yılı aşkın bir süre boyunca bildiğimiz tek medya olmuştu. Yazı, matbaa, görsel-işitsel medyalar ve internet yoktu. Medya etkilerine dair “itme” kuramına göre, konuşmanın ilk toplumsal pratikleri ve değerleri üzerinde büyük bir etkisi olmuş olmalıydı. Belirli konuşma çağında, belirli bir konuşma Kültürünün Temelini oluşturmuş olmalıydı. Bu kuramı sınamak için doğrudan veya dolaylı türden kanıtlarımız nelerdir? Doğrudan kanıtlar oldukça zayıftır. Ilk avcı-toplayıcı fiziksel nesne olarak geriye çok az şey bırakmışlardır. Konuşma ve duymanın ediniminin kolaylığı yanında, kullanımı da masrafsızdır. Bir kez konuşmaya başlandığında üretimin, mesajların kodlanması ve aktarılması ve birim başına maliyeti düşüktür. Ana dilden kolaylıkla dakikada 150 sözcük üretebilir bir insan. Konuşulan mesajları almak da masrafsızdır ayrıca. Bir dinleyici ana dilinde dakikada 250 kelimeyi yeterli bir kavrayışla anlayabilir. Tiranlar, mafyalar ve çeteler sürekli insanları susturmaya, onların konuşmasını ve duymasını engellemeye çalışırlar; bunları da inandırıcı şiddet tehditleriyle ya da şiddetin kendisiyle yaparlar. Konuşmayla dinlemek maliyetsiz olduğundan mütevellit bilinen en erişilebilir medyayı teşkil etmektedir. Kuramımıza göre, dağınık medya ağları onlarda ve etraflarında gerçekleşen toplumsal pratikleri eşitleştireceklerdir. Burada “eşitleştirmek” üyeler arasında az çok bir denklik kuran ilişkiler tesis etmek anlamına gelir. Nedeni şöyledir: Tamamıyla pratik biçimde, dağınık ağlar iletişim söz konusu olduğu sürece herkesi eşit hale getirirler. Bu yüzden dağılma medyaların tekelleştirilmesine ve eşitsizliğine giden yolu kapatır. Hem eski avcı-toplayıcı gruplardan hem de günümüzün samimi konuşma topluluklarında, konuşmanın dağılımı değerleri şekillendirmişti. Herkesin konuşabiliyor ve dinleyebiliyor olması ahlaki bakımdan uygun hale getirilmeliydi ve bu kaba bir eşitlikçilik yoluyla olmuştu. Öncelikle o zamanlar insanlarda belli bir kelime kalıbı yoktu ama ses kalıbı vardı, bununla iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Buna hayvanların çıkardıkları sesleri de örnek verilebilir tabi. Ses tonunu yükseltme, bağırma, acı ifadesini kullanma gibi düşünebiliriz. Bunların yetmediği yerler vardı, tıpkı hayvanlarda da yetmediği gibi. Hayvanlarda yetmediğinde ya ölümle sonuçlanıyor ya da kaybolma ile sonuçlanıyordu, çünkü zeka yoktu. İnsanlarda farklı bir özellik vardı, zeka. Yazının fikir ve düşünceler ile gelişmesi ile beraber, şunları söylemek mümkündür. Yazının konuşmasıyla, konuşmayı birbirinden ayırması onu daha da tehlikeli hale getirir. ‘‘Bir kez bir şey yazıya döküldüğünde, içeriği artık her neyse ortalıkta dolaşır ve sadece onu anlayanların değil, onunla herhangi bir işi olmayanların da eline düşer; yazı doğru insanlara hitap edip, yanlış insanlara hitap etmemeyi bilmez. Platon‘un bakış açısından, bu türden ortalıkta dolaşma kabul edilemezdi. Filozoflar diyaloglar hususunda haksız saldırılarda kendilerini savunabiliyorlardı. Lakin bir kez onların sözcükleri yazıya döküldüğünde bu olanaksız hale geliyordu. Dilsiz metin ‘’ne kendini savunabilir ne de kendine yardım edebilirdi’’ aynı şekilde yazının kalıcı olması da burada etkin bir rol alıyordu.

  1. kısım

 

Seçkinlerin elinde yazı, iktidar araçlarından birisi ve en etkili olması tarihte bulunmuş ve kanıtlanmıştı. İktidardakiler insanların konuşmasını engelleyemiyorlardı. Lakin yazıyı ve anlamı kontrol altında tutabiliyorlardı. Sonuç ise avcı-toplayıcı grupların sonu ve günümüzde yakından aşina olduğumuz hiyerarşik toplumların doğumuydu. Bizler yani insanlar yakın zamana kadar yazamıyorduk. Grafik işaretlerle düşünceleri ilişkilendirme, yani simgeleştirme yetisi. Bunu dolaylı yoldan her iki türün anatomik olarak bize benzer olmasından biliyoruz. Aslında bir yerde bakıldığında yazıdan önce yazı da vardı. Bunu Avcı-toplayıcı gruptan örnek vermemiz mümkündür. Örneğin duvara yapılan bir avlanma şekil ve sembolleri çizerek sonradan gelecek kişiye bu şekilde elinde yiyecek olduğunu göstermeyi amaçlanabildi. Bu da yazının başlangıcı demekti aslında. Duvar ve mağaralara yapılan şekil ve semboller bilginin akışını da sağladı. Hatta duvar ve mağaralarda ki çizimler günümüze kadar da ulaşabilmektedir bu da gelecek nesillere de hem o zamanki şartlar hakkında bilgi verirken, toplumsal yapı bakımından da fikir sahibi olma noktasında çok önemi rol oynadı. Buradan yola çıkarak konuşma yönünden karşılaştırıldığında daha kalıcı olduğu aşikardır. İletişimin ve düşüncelerin gelişimi ile birlikte M.Ö. 3500 ile M.S. 1450 yılları arasındaki tarihte bilginin kil tablet, papirüs, taş gibi somut nesnelere aktarılması ile bilgi daha anlaşılır ve gelecek nesillere daha etkin bir şekilde aktarılması noktasında önemi sembol ve şekillere göre daha büyük oldu. Bu bilgi aktarılış sayesinde de var olan kültürün yerini de yazılı kültür aldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • YENİ
  • YORUM