• DOLAR
    $4.325,7100
  • EURO
    $0,9841
  • ALTIN
    $57.365,2700
  • BIST
    1,1270
Esra Güleç
Esra  Güleç
esragulec@afyonhisargazetesi.com
Yazıya nasıl geçtik?
  • 0
  • 162
  • 15 Aralık 2020 Salı
  • +
  • -

 

Bugünkü köşemde biraz daha bilimsel yönden insanın yazmaya başlamasıyla alakalı bazı noktalara değineceğim. Tarihte ki zamanlarda insanlarda belli bir kelime kalıbı yoktu ama ses kalıbı vardı, bununla iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Buna hayvanların çıkardıkları sesleri de örnek verilebilir tabi. Ses tonunu yükseltme, bağırma, acı ifadesini kullanma gibi düşünebiliriz. Bunların yetmediği yerler vardı, tıpkı hayvanlarda da yetmediği gibi. Hayvanlarda yetmediğinde ya ölümle sonuçlanıyor ya da kaybolma ile sonuçlanıyordu, çünkü zeka yoktu. İnsanlarda farklı bir özellik vardı, zeka. Yazının fikir ve düşünceler ile gelişmesi ile beraber, şunları söylemek mümkündür. Yazının konuşmasıyla, konuşmayı birbirinden ayırması onu daha da tehlikeli hale getirir. ‘‘Bir kez bir şey yazıya döküldüğünde, içeriği artık her neyse ortalıkta dolaşır ve sadece onu anlayanların değil, onunla herhangi bir işi olmayanların da eline düşer; yazı doğru insanlara hitap edip, yanlış insanlara hitap etmemeyi bilmez. Platon‘un bakış açısından, bu türden ortalıkta dolaşma kabul edilemezdi. Filozoflar diyaloglar hususunda haksız saldırılarda kendilerini savunabiliyorlardı. Lakin bir kez onların sözcükleri yazıya döküldüğünde bu olanaksız hale geliyordu. Dilsiz metin ‘’ne kendini savunabilir ne de kendine yardım edebilirdi’’ aynı şekilde yazının kalıcı olması da burada etkin bir rol alıyordu. Seçkinlerin elinde yazı, iktidar araçlarından birisi ve en etkili olması tarihte bulunmuş ve kanıtlanmıştı. İktidardakiler insanların konuşmasını engelleyemiyorlardı. Lakin yazıyı ve anlamı kontrol altında tutabiliyorlardı. Sonuç ise avcı-toplayıcı grupların sonu ve günümüzde yakından aşina olduğumuz hiyerarşik toplumların doğumuydu. Bizler yani insanlar yakın zamana kadar yazamıyorduk. Ancak bunu açıkça daha önce de yapabilecek durumdaydık. Muhtemelen Homo Erectus ve kesin olarak arkaik Homo Sapiens’ler bütün yazıların dayandığı temel yetiye sahipti. Grafik işaretlerle düşünceleri ilişkilendirme, yani simgeleştirme yetisi. Bunu dolaylı yoldan her iki türün anatomik olarak bize benzer olmasından biliyoruz. Aslında bir yerde bakıldığında yazıdan önce yazı da vardı. Bunu Avcı-toplayıcı gruptan örnek vermemiz mümkündür. Örneğin duvara yapılan bir avlanma şekil ve sembolleri çizerek sonradan gelecek kişiye bu şekilde elinde yiyecek olduğunu göstermeyi amaçlanabildi. Bu da yazının başlangıcı demekti aslında. Duvar ve mağaralara yapılan şekil ve semboller bilginin akışını da sağladı. Hatta duvar ve mağaralarda ki çizimler günümüze kadar da ulaşabilmektedir bu da gelecek nesillere de hem o zamanki şartlar hakkında bilgi verirken, toplumsal yapı bakımından da fikir sahibi olma noktasında çok önemi rol oynadı. Buradan yola çıkarak konuşma yönünden karşılaştırıldığında daha kalıcı olduğu aşikardır. İletişimin ve düşüncelerin gelişimi ile birlikte M.Ö. 3500 ile M.S. 1450 yılları arasındaki tarihte bilginin kil tablet, papirüs, taş gibi somut nesnelere aktarılması ile bilgi daha anlaşılır ve gelecek nesillere daha etkin bir şekilde aktarılması noktasında önemi sembol ve şekillere göre daha büyük oldu. Bu bilgi aktarılış sayesinde de var olan kültürün yerini de yazılı kültür aldı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • YENİ
  • YORUM