• DOLAR
    7,8711
  • EURO
    9,5330
  • ALTIN
    462,39
  • BIST
    1.325
Saban Korkmaz
Saban  Korkmaz
sabankorkma@afyonhisargazetesi.com
BAKARSAN ÖYLESİNE BİR BAĞ OLUR Kİ!..  
  • 0
  • 123
  • 19 Kasım 2020 Perşembe
  • +
  • -

Ahmet’in babası bir esnaftı ama biricik oğlunu tıpkı bir ilkokul öğretmeninin yetiştirdiği gibi yetiştirmeye özen gösteriyordu. Aynen kendi anne ve babası onu nasıl milli ve manevi değerlere bağlı bir şekilde yetiştirmişse babası da oğlu Ahmet’i kendisi gibi yetiştirmeye özen göstermekteydi. Cuma günleri dükkânını kapatıyor, Cuma namazı için camiye oğluyla beraber gidiyordu. Hiç bir zaman kötü örnek olur düşüncesiyle hanımı ile oğlunun yanında hiçbir zaman münakaşaya girmiyordu. Yapılması gereken işlerde hanımı ile istişare etmeyi alışkanlık haline getirmişti. Hanımına bir şey sorduğunda hanımının verdiği cevap her zamankinin aynısıydı: “Mustafa’cığım sen bilirsin, sen ne dersen o olsun.”

Mustafa Bey pazara giderken özellikle oğlunu da götürüyordu. Pazarda satılanların fiyatlarının ne kadar olduğunu özellikle oğluna sorduruyordu. Her karşılaştığı kişilere hep selam vermesi özellikle dikkati çekiyordu. Oğlu Ahmet’te mümkün olduğu kadar karşılaştığı insanlar büyük de dolsa da, küçük olsa da selam vermeden edemiyordu. Yolda veya sağda solda karşılaştığı fakir kimseler varsa Mustafa Bey cebinden biraz para çıkarıyor ve oğluna vererek onun o kişiye verilmesini sağlarken oğlunun ileride cömert birisi olması için gayret sarf ediyordu. Oğlunun iyi bir insan olabilmesi için haftada bir gittiği ilim meclislerine onu da götürmekten geri kalmıyordu.

Ahmet okuldan gelir gelmez önlüğünü çıkarır, yemeğini yedikten sonra hemen namazını eda eder ve derslerine döner o gün yapılacak ödevlerini yapardı. Bunu annesinden, babasından ve öğretmeninden aldığı bilgilerle alışkanlık haline getirmişti.

Daha dördüncü sınıftayken babası ona Kur’an’ı Kerim’i öğretmişti. Tatil günlerinde babasıyla birlikte namaza gitmekteydi. Gittikleri camide yaşlı saçı sakalı ağarmış bir dede vardı. O dede her namazdan sonra Ahmet’i yanına çağırır ve kendisine camiye namaz kılmaya geldiği için şeker verirdi.

Ahmet okulda iken ezan okunduğunda vakit namazının kazaya kalmaması için lavaboya giderek abdestini alır, arkadaşları teneffüste oyun oynarken o hizmetli odasına giderek orada namaz vakti geçmeden namazını kılmayı alışkanlık haline getirmişti.

Ahmet okuldan çıktıktan sonra hiçbir yere uğramaz hemen eve gelirdi. Annesi o an mutfakta ise hemen yardım etmek için yanına yaklaşırdı. Günde en az iki defa dişlerini fırçalamayı ihmal etmezdi. O günkü ödevini mutlaka erkenden yapar, geri kalan zaman zarfında da Kur’an’ı Kerim’i açar, o gün okuyacağı cüzünü okur ve okuduğu cüzün meallerini okumadan edemezdi. Kafasına bir şeyler takılırsa babası geldiğinde ona sorar o soruların cevaplarını almaya çalışırdı.

Ahmet o küçük yaşlarda abdesti bozulduğunda hemen abdest almayı ve mümkün ise hemen ardından iki rekât namaz kılmayı alışkınlık haline getirmişti. Evden okula giderken mutlaka annesini öpmeyi ihmal etmezdi. Okul yoluna düştüğünde o yaşlarda ezberlediği “Allah’ın doksan dokuz ismini” okuyarak giderdi. Ödevlerini birilerine yaptırmaktan ziyade kitaplardan araştırarak, bularak yapmayı alışkanlık haline getirmişti. Sınıfta öğretmeni bir soru sorduğunda hemen parmak kaldırır kendisine söz verilirse konuşurdu. Birisi konuşurken hiçbir zaman sözünü kesmezdi. Bütün arkadaşlarıyla iyi geçinmeye gayret gösterirdi. Sınıfında da aynı zaman sınıf başkanıydı. Evde bile kendi işini kendi görmeye çalışırdı. Akşam yatmadan önce öğretmeninin tembihi üzerine çoraplarını kendisi yıkamaya özen gösterirdi. Her gün yatmadan önce annesinin ve babasının yanaklarından öperek, onlara hayırlı geceler demeden yatmazdı. Her bir işe her zaman ve her durumda besmele ile başlamayı alışkanlık haline getirmiş bulunuyordu. Akşam üzeri aile olarak sofraya oturmadan önce annesi, babası ve kendisi sünneti seniyye olduğu için ellerini yıkayarak yemeye başlamaya özen gösteriyorlardı.

Bir gün okul çıkışı eve gelirken yol kenarında bir cüzdan bulmuştu. O cüzdanı alıp hemen eve geldi ve annesine yolda bir cüzdan bulduğunu söylemişti. Hemen annesi evdeki işlerini bırakarak oğlu ile birlikte belediyeye gidip o cüzdanı hiç açmadan ilgililere teslim etmişlerdi. Daha sonra cüzdan sahibi Ahmet’i ve annesini buldu. Ahmet’in alnından öptü, teşekkür etti ve bir miktar para vermek istedi ama kesinlikle Ahmet onu kabul etmedi ve o adama:

İnsanlık öldü mü Bey Amca? Biz bu ve buna benzer işleri para için yapmıyoruz. Ben sadece vatandaşlık görevimi yaptım. Hakkım olmayan paranın alın teri olmadığından ve haram olması sebebiyle annemle götürüp ilgililere teslim ettik. Bunda ne var? Ben annemden, babamdan ve öğretmenimden haramı ve helali öğrendim. Kendini bilen her insan benim yaptığımı yapar.” Dedi.

Bir gün yine okul dönüşünde Ahmet ana caddeyi geçmiş eve gelirken yaşlı başörtülü bir kadının milli piyango biletini aldığını gördü ve yanına yaklaştı: “Hacı anne o aldığın piyango biletine para çıkarsa onun haram olduğunu biliyor musun? Hiçbir haram hayır etmez. Alın teri ile helal yoldan kazanılan paranın değeri bir başkadır. Hem kişi bir lokma haram yerse o kişi ne kadar namaz kılarsa kılsın kıldığı namazdan tamı tamına kırk gün huşu duyamaz ve kıldığı namazdan zevk alamaz. Ne olursun şimdi hemen o aldığın milli piyango biletini yırt ve at. Eğer yetimin varsa, fakir isen gel evimize annem ve babam sana yardım etsin, gel beni dinle.” Demişti.

Bunun üzerine kadın daha onbir-oniki yaşlarında bir çocuğun haram ve helal konusunda anne, babasının ve öğretmeninin ona vermiş olduğu bilgileri ondan işitince yerin dibine geçecek gibi olmuştu. Çocuğun söylediği sözlerden etkilenmiş ve hemen o aldığı piyango biletini yırtıp atmıştı.

Ahmet dördüncü sınıfta okurken mahallelerinde bir sokakta yaşlı, yardıma muhtaç bir nineyi tanımıştı. Oğlu ve kızı onu terk edip gitmişti. O yalnız başına hayata tutunmaya çalışıyordu. Komşularının yardımıyla hayatını idame ettirmeye gayret sarf ediyordu. Ahmet evine girip buzdolabına baktığında buzdolabında hiçbir şeyin bulunmadığını görünce sınıf arkadaşlarıyla birlikte öğretmeninden habersiz bütün sınıf öğrencilerinin iştirak ettiği bir yardım kampanyası düzenlenmesine vesile olmuştu. Bir arkadaşının evinde sınıf arkadaşlarının evlerinden getirdiği gıda maddeleri toplamışlardı. Bir miktar da para toplanmıştı. Bu durumu Ahmet öğretmenine iletmiş ve toplanın paralar ile gıda maddelerinin beraberce o kadına iletilmesini sağlamıştı.

Yine bir gün aynı sınıfta beraber okuduğu bir arkadaşının evleri ve evin içinde bulunan bütün eşyaları yanmıştı. Adamın belirli bir geliri yoktu, amelelik yaparak geçinmeye çalışıyorlardı. Durumu annesine ve babasına anlatmıştı. Babası da elinden gelen yardımı yapmıştı. Ayrıca Ahmet uzun zamandır kumbarasında biriktirdiği parayı gidip evi yanan o mahalle komşusuna vermesi onu fazlasıyla duygulandırmış ve adam gözyaşlarına boğulmuştu. Sivil toplum kuruluşlarının da yardımıyla evi yanan adamın evi yapılmıştı.

Bir keresinde Ahmet’in evlerini babasının tanıdığı arkadaşları misafirliğe gelmişlerdi. Ahmet ödevlerini ve okumasını yaptıktan sonra babasının yanına gelerek oturmuştu. Misafirliğe gelen adam: “İşte öyle bir araba aldım ki son model. Benim evin önünde durmasın ve kimse zarar vermesin diye bir de bahçeme garaj yaptırdım, koruma altına aldım.” Demesi üzerine adamın lafını bitirmesinin ardından Ahmet şunları ifade etmeye çalışmıştı: “Bey amca çok mu çok özür dilerim. Siz benim atam yerindesiniz. Kusuruma da bakmayın, beni affedin. Benim anne, baba ve öğretmenimden öğrendiklerime göre her bir insanın bu dünyada hiçbir şeyi yoktur. Bütün malın, mülkün tek sahibi vardır o da Allah’tır. İnsanın üzerinde bulunan bütün organlar bile insanda emanettir, bu emanetler yeri geldiğinde sahibine verilecektir. Ev kimin? Araba kimin? Bizim olan, sizin olan hiçbir şey yok. Her şey bizi yaratan Yüce Allah’ındır. Her şeyin gerçek sahibi O’dur. Biz, bizim dediğimiz şeylerin sadece ve sadece bekçisi konumundayız. İşte bunun içindir ki bütün organlarımızı haramlardan korumaya çalışmalıyız. Binbir zorluklarla elde ettiğimiz sevapları birilerinin gıybetini yaparak iflas konumuna düşmemeye çalışmalıyız. Allah’ın verdiğinden vermeye çalışarak birbirimizle cömertlik yarışına girmeye gayret göstermeliyiz ki Allah’ın sevgili kulu olabilelim.”

Bir gün dedesi ona:

“Oğlum hangi okulu kazanmak istiyorsun? Dedi. O da:

-Dedeciğim hangisi hayırlı olacaksa onu kazanayım. Dedesi:

-Yavrum iyi para getirecek okulları yaz da ileride zengin olursun. Dedi.   Bunun üzerine Ahmet dedesine şunları söylemiş bulunuyordu:

“Dede niye böyle hep paradan puldan, zenginlikten söz ediyorsun. Rabbim bize her şeyden önce gönül zenginliği versin. Para-mal-mülk-şöhret zenginliği bu dünya içindir, bu dünya değil mi ki yalan ve geçici, esas olan ahiret yurdu, o zaman Rabbimiz her şeyin hayırlısını versin. Hem atalarımız; ‘Her şeyin azı karar çoğu zarar.’ Dememişler mi? İnsan çok para kazanırsa evinin huzuru kaçmaz mı? Evli iken başka kadınlara bakmaz mı? O bol parayla içip içip sarhoş olmaz mı? Çoluğunu çocuğunu perişan etmez mi? Ben yine de zengin olursam paramı okul, cami, çeşme ve köprü yapımında kullanırım. Fakir ve yetim olan çocukları okuturum, onların anasına, babasına, devletine ve milletine yararlı birer insan olmaları için gayret ve çaba sarf ederim Dedeciğim. Annemin ve babamın ve de öğretmenimin söylediği gibi yevmi kıyamette en önce hesap verecekler olanlar zengin kimselermiş biliyor musun? Rabbim bana yevmi kıyamette hesabını veremeyeceğim malı, mülkü ve parayı nasip etmesin dedeciğim inşallah.”

Dedesi torununun bu şekilde konuşmasından bir hayli etkilenmişti. Kendi kendine şunları mırıldanmadan edememişti:

“Ey rahmetli anne ve babacığım, sizler bana niye torunumun bu yaşta elde ettiği bilgileri, güzel ahlak ve davranışları çocukluk yaşlarımda neden öğretmediniz?”

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Sponsorlu Bağlantılar
reklam
  • YENİ
  • YORUM